Onun adı Seher’di… Aydınlıkların başlangıcı ve güneşin müjdecisiydi O…Gönlünü Seher’in gönlüne düşüreli tam beş yıl olmuştu… Beş koca yıl… Ortalama bir hesapla insan ömrünün on ikide biri…
Neler sığdırmamışlardı bu beş yıla… Yalancı ayrılıklar mı dersin , birlikte ölümü düşünecek kadar çaresizlikler mi dersin , fiyasko ile sonuçlanan bir kaçış hikayesi mi dersin , polis takibinde geçen günler mi dersin , öyle çok şey yaşamışlar , öyle gözlerini karartmışlardı ki , her şeyi düşünmüşler ama bir gün bu noktaya geleceklerini hiç düşünmemişlerdi.
Fırat hep gücünü Seher’den almıştı… Sabahın seheri değil Fırat’ın Seher’iydi o… Seher olmadan güneş doğmaz , Seher’in serinliği yüzüne vurmazsa gün başlamazdı Fırat için… İçinde Seher olmayan tek bir gün , tek bir saat , tek bir an yoktu Fırat’ın dünyasında… Dört yanını Seher’le çevirmişler , yaşamını Seher’le örmüşlerdi sanki… “Böyle bir sevmek görülmemiştir” diyordu da başka bir şey demiyordu Fırat…
Bir yıl önce annesinin ölümü ile yaşadığı o acı dolu günler miydi sabahlarını Seher’siz bırakan? İlk damlayı gözünden düşürdüğü o sabahçı kahvesinden beri günlerce aylarca yana döne ağlamış be belki de Seher’ini ihmal etmişti…

“Sen deli akan Fırat’sın” derdi Seher , “öylesine gürül gürül akıyorsun ki ürkütüyorsun beni…” Fırat Seher’in dizlerine yatar masum bir bebek edası ile saçlarını Seher’in sevgi dolu ellerine bırakır: “Sen” derdi “ Fırat’ın kaynağısın… Sen olmasan ben bir hiçim… Deli de aksam , kırıp döksem de seni incitebilir miyim hiç? En zor anlarımda elimden tutansın , beni yaşama bağlayansın…Munzur’un karları değil midir Fırat’ı besleyen? Fırat demek Munzur demek değil midir?Sen Munzursun sevdiğim…Sen benim her şeyimsin karadutum?” Sonra başını kaldırır Seher’in gözlerinin içine bakarak sevdalarının şiirini okurdu dokunaklı sesiyle:
“Karadutum , çatalkaram ,çingenem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulu
Günahımsın , vebalimsin
Kadınım , kısrağım , karımsın”
Şimdi Çukurova’nın kızgın topraklarına serinliği taşıyan Seyhan’ın kıyısında iklimsiz , rüzgarsız , yapayalnızdı Fırat…Bir yıl içerisinde en değerli varlıklarını peş peşe yitirmiş dünyanın orta yerinde çar naçar kalıvermişti… Önce annesi göçüp gitmişti bu dünyadan ve giderken bir yanını da eksiltmişti Fırat’ın… Sonra Seher çıkıp gitmişti dünyasından… ama neden , ama nasıl , neler oluyor bile diyememişti Fırat…Bir an annesinin sözlerini anımsadı: “Bir ağaca kurt girmeyiversin kuzum” derdi… Evet , kurt Fırat’ın içine girmiş ve kemiriyordu onu… Her geçen gün bir parça daha eksiliyor , her geçen gün biraz daha yok oluyordu…
Ne yapacağını , nereye gideceğini , kime ne söyleyeceğini bilememenin hüznü ve çaresizliği içindeydi ve diline gelip yerleşen türküyü mırıldanmaya başladı:
“Nasıl yar diyeyim ben böyle yare
Mecnun edip çöle saldıktan sonra
Alemin bağında bülbüller öter
Nidem benim gülüm solduktan sonra”
Sanki türküyü söylemiyor , türküyü iliklerine kadar yaşıyordu Fırat… Hiçbir şeyin böyle olmasını istememişti oysa… Ne çok sevmişti Seher’i… seher için kimleri karşısına almamıştı ki… Seher için sokak ortasında yediği dayaklara ise gülüp geçmişti yalnızca…

Seher’i tanıdığı günlere döndü yeniden… Genç , deneyimsiz , ilk kez gurbete çıkmış bir üniversite öğrencisi olarak başlamıştı her şey…Üniversitedeki ilk yıl anne özlemi ve bu özlemin dayanılmaz olduğu anlarda dökülen göz yaşları ile geçmişti… Artık ikinci sınıftaydı ve yavaş yavaş kimliğini ve kişiliğini buluyordu… Üniversite kantininde otururken birkaç kez görmüştü Seher’i… Her zaman bakımlı , her zaman alımlı ve her zaman şık giyinen dalgalı saçlarını savurarak yürüyen kara gözlü , kara tenli bir kızdı Seher… Fırat Seher’i her gördüğünde derin bir iç çeker ve “Prensesim benim” derdi kendi kendine…
Bir gün Fırat arkadaşları ile otururken masalarına gelmişti Seher ve ilk kez orada tanışmışlardı… Elini uzatıp “Merhaba ben Fırat” dediğinde beş yıl sürecek zorlu , deli dolu bir yolculuğun başladığından haberi bile yoktu Fırat’ın…
Oysa şimdi burada yani Seyhan’ın kıyısında “harç bitti , yapı paydos” diyordu yaşamın acımasız yüzü… Buna izin vermeli miydi , yoksa bir kez daha yüzünü yere yıkıp aramalı mıydı Seher’i? Son görüşmelerinde yaşamı boyunca duymak istemeyeceği şeyler duymuştu Seher’den… Hem de o sözleri öyle pervasızca söylemişti ki Seher , Fırat şakın , kırgın ve çaresiz günlerce kimseyle konuşmamıştı… Beş koca yıldan elde kalan kulaklarını sağır eden bir ses tonu ve yakılıp yıkılmış , talan edilmiş bir gönül mü olacaktı?Bunu bir türlü hazmedemiyor ve eli telefona bir türlü gitmiyordu… Ama bir şeyler yapmalı ve Seher tekrar kendine dönmeliydi… Birden yerinden kalktı ve biraz daha düşünürse kararından vazgeçecekmişçesine koşar adımlarla postanenin yolunu tuttu… Telefonun tuşlarına basarken ikircikliydi…Bu görüşme ya Sabahlarını Sehersiz bırakacak ya da güne Seher yeli ile başlayacaktı…
Telefonu açan Seher değildi… Seher’in annesi açmıştı telefonu ve Fırat’ın yıldızı hiç barışmamıştı onunla… En başından beri bu ilişkiye karşı çıkmış ve Fırat’ı hiç mi hiç benimsememişti… Seher’le nişanlandıkları gün bile Fırat ve ailesinin eğlenmesine izin vermemiş ve onları evden kovmaktan beter etmişti… Ama yine de aldırmamıştı Fırat… Ailesine karşı başı öne eğilmişti ama Seher için yapamayacağı şey yok gibiydi…
-Ben Fırat Seher’le görüşebilir miyim? dedi buz gibi bir ses tonu ile.
-Seher , kardeşleri ile çarşıya çıktı.
-Ne zaman dönerler biliyor musunuz?
-Bilmiyorum ama seninle görüşeceğini sanmıyorum Seher’in.Bu iş bitti , anla artık ve kızımı rahat bırak , dedi tıslar gibi bir ses tonu ile kadın.
-Sizin bilmediğiniz şeyler var , sizin anlayamayacağınız şeyler var , biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz , dedi Fırat kararlı bir biçimde…
-Konuşacak bir şey yok , uzatma artık , dedi karşısındaki ses ve Fırat’ın konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı…
Fırat ahize elinde donakalmıştı… Başından aşağıya kaynar sular dökülüyor , tırnakları sökülüyor ama kılı kıpırdamıyor , hiçbir şey hissetmiyordu Fırat… Postaneden çıkıp sokakta serseri bir mayın gibi dolaşırken “Seher’den cesaret almasa bu kadar keskin konuşamazdı bu kadın , demek ki değişen hiçbir şey yok , yani akıntıya kürek çekiyorsun sen oğlum!” diye mırıldandı kendi kendine Fırat…
Damarlarından kanı çekiliyor , başı dönüyor , ayakları birbirine dolanıyordu. Olanlara bir anlam vermek mümkün değildi. Fırat için… Bunca yaşananları bir kalemde silip atabilecek bir güç yok , diye düşünmüştü hep… Ama varmış işte? Uğruna ölümleri göze aldığı Seher , şimdi yüzüne bile bakmıyor , arkasını dönmüş gidiyordu… Fırat’ın yaşamına girerken de bir şey sormamış , çat kapı gelip kuruluvermişti gönül sarayına… Daha ilk karşılaşmalarında kırk yıllık bir dost gibi geliveren kız , şimdi yaşanan koskoca bir beş yılın ardından olmadık sözler söyleyerek hatta annesine “rahat bırak kızımı” dedirtecek kadar kırk yıllık bir düşman gibi gidiveriyordu… Ve Fırat git demekle kal demek arasında bocalıyor , bocaladıkça da bunalıyordu…

Fırat gözünü açtığında adımlarının kendisini eve taşıdığını fark etti… Nasıl gelmişti buraya? Oysa kafasında eve dönmek gibi bir düşünce yoktu… Kapıyı açtı , ceketini çıkarıp yere bıraktı , tam odaya girecekti ki ayakkabılarını bile çıkarmadığını fark etti ve acı bir gülümseme ile: “ ahhh minel aşk!” (her şey aşk yüzünden) dedi… Olduğu yerde ayakkabılarını çıkarıp kutsal bir eşya gibi sakladığı albümü çıkartıp fotoğrafları tek tek karıştırmaya başladı… Her fotoğrafı uzun uzun inceliyor ve o anları sanki yeniden yaşıyordu… Kimi zaman gülüyor , kimi zaman hüzünleniyordu… Fırat elindeki fotoğraflarla geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmıştı…

O gün Fakülte kantininde tek başına oturuyordu Fırat… Dersler artık bitmek üzereydi ve canı son derse girmek istememişti… Hava kararmış ve kantinin ışıkları yanmıştı ve dışarıda buz gibi bir hava vardı… Çayı ve sigarası -yani Fırat’ın vazgeçilmezleri- ile birlikte yalnızlığın limanına sığınmıştı… Gittikçe yaklaşan ve sonunda yanında duruveren ayak seslerinin kime ait olduğunu görmek için kafasını kaldırdığında Fırat donup kalmıştı… Gördüğü her yerde içini titreten ve aşkla “Prensesim benim” dediği Seher , karşısındaydı , yanı başında durmuş ve Fırat’a bakıyordu…
Seher, Fırat’ın bir şey demesini beklemeden Fırat’ın karşısındaki sandalyeye oturuverdi… Gülümsüyor , Fırat’tan bir söz , bir hareket bekliyor ama Fırat dili tutulmuş , şaşkın , donuk gözlerle Seher’e bakıyordu…
Fırat şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken Seher kırk yıllık bir dost gibi: “Bir çay içeriz di mi birlikte?” dedi , gülümseyerek…
-Ta… Ta… tabiî ki” dedi , Fırat yerinden fırlayarak çay ocağına doğru yürüdü…Elinde iki çayla döndüğünde Fırat biraz daha kendine gelmiş gibiydi…
-Ne zamandır seninle konuşabilmek için fırsat arıyordum… Seni burada yalnız görünce işte tam zamanı dedim kendi kendime…” dedi Seher…
Fırat hiçbir şey anlamıyordu , Seher’in bu hareketlerine bir anlam vermeye çalışıyor ama bunu başaramıyordu… heyecanını gizlemeye çalışarak:
-“Hayırdır , kötü bir şey yok di mi?”dedi.
Seher omuz silkerek : “hayır canım , niye kötü bir şey olsun.Yoksa sevmek sana göre kötü bir şey midir?” dedi…
Fırat artık bunların bir hayal olduğunu düşünmeye başlamıştı… Yoksa böylesine bir rahatlık olabilir miydi? Tam yüzüne okkalı bir yumruk yemiş boksör gibi hissediyordu kendini… “Evet” dedi kendi kendine , “şimdi hakem saymaya başlayacak ve ben uyanacağım.” Sandalyede toparlandı , sigara paketini uzandı ve bir sigara yakıp derin bir nefes aldıktan sonra:
-“Sevmek kötü olur mu hiç , yeter ki anlamını bilsin insanlar.” dedi , gayri ihtiyari…
Seher , öyle kararlı , öylesine dik duruyordu ki Seher’in bu hali Fırat’ı daha çok şaşırtıyor ve sözcükleri toparlamasına engel oluyordu.
Seher çantasından bir kağıt çıkardı ve kağıda bir şeyler yazdı… Sonra gülümseyerek kağıdı Fırat’a uzattı ve arkasına yaslandı…
Sanki ben elimden geleni yaptım artık söz sırası sende der gibiydi… Fırat ne olduğunu anlamıyor ama içindeki merak onu kağıdı okumaya zorluyordu… Kağıdı okuduktan sonra Fırat’ın şaşkınlığı doruk noktasına çıkmıştı… Hani herhangi bir yeri kesilse bir damla kan akmayacak durumdaydı Fırat… Elindeki kağıtta yazılanları tekrar okudu… Hayır hayal görmüyordu , elinde tuttuğu kağıtta Seher’in çığlığı yazıya dökülmüştü….
“Sen” diyordu Seher , “sen Çukurova’nın esmer çocuğu! Gönlüm gönlüne düştü neyleyim.”
Fırat , kendini toparlamaya çalışarak başını kaldırdı ve Seher’e baktı ve Seher’in suçlu bir çocuk gibi başını öne eğdiğini ve tırnakları ile oynadığını gördü. Roller değişilmişti ve bu kez içine kapanan Fırat değil Seher’di…

Fırat usulca oturduğu yerden kalkıp çay ocağına gitti ve iki çay alarak geri döndü… Bir yandan çayını yudumlarken bir yandan da sigarasından derin bir nefes çekiyordu ki Seher’in “bu işkence bitsin” dercesine haykıran sesiyle irkildi: “Susarak mı reddediyorsun ya da cezalandırıyorsun beni?”
-“Ceza mı?” dedi Fırat , “kimseye caza falan verdiğim yok benim… Şaşkınım o kadar… Her gün bu kantinde gördüğüm ve her görüşümde iç çekip ‘Prensesim benim’ dediğim kız , şimdi karşımda ve beni sevdiğini söylüyor , ne diyebilirim ki?”
Seher , uzanıp Fırat’ın ellerini tuttu ve insanı sevgiye boğan bir sesle:
“Bir şey söyleme… Ben anladım gerisini.” dedi…
O gün aralık ayının dördüydü ve o günden sonra her ayın dördü Fırat ve Seher için ayrı bir anlam taşımaya başlamıştı…

Fırat elindeki fotoğrafları bırakıp ayağa kalktı… Her şey üstüne üstüne geliyordu…Sanki bir el boğazına yapışmış ve öldürürcesine boğazını sıkıyordu… Kendini balkona zor attı… Bir yangında dumanlar arasında kalmış da bir damla oksijen istiyormuşçasına derin derin soluk almaya başladı… Bir türlü anlam veremiyordu… “Neden?” diyordu , “ben bunu hak edecek ne yaptım?” Gözlerini boşluğa yatırdı ve dudaklarından dizeler dökülmeye başladı:
“Beş sene yaşadın gönlümde misafir demedim
Bu firar aklına nerden ne zaman esti senin.”
Şimdi , şu anda bir kuş olup , kanatlanmak, gökyüzünün maviliğinde bulutlara yoldaş olmak ve Seher’e ulaşmak istiyordu… Seher’in avuçlarına konmalı , gözlerini gözlerine çevirip: “Benim sevdiğim nerede?” diye sormak istiyordu… Nazım Usta’nın dediği oluyordu… Hani bir şiirinde ne diyordu Usta: “Kim bilir günün birinde sevdiğin kadın seni sevmez olur / ufak iş deme / yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir insana…”
Fırat’ın baharları soluyor , yapraklarına gazel vuruyor ve fidanlar içini kanatarak kırılıyordu… Bir yanda beyni , yaşamdır bu diyordu , her şeyin bir sonu vardır , öte yanda yüreği olmaz diyordu, bu sevginin sonu olamaz… Yüreğine söz dinletemiyordu… Gözlerinden usul usul yaşlar boşanırken elini cebine attı ama sigarası kalmamıştı…Oysa daha iki saat önce açmıştı bu paketi…
-“Ana… Anam…Güzel anam” dedi kendi kendine , “şu an sana ne kadar ihtiyacım var bir bilsen” Bunları söylerken artık istese de kendini tutamıyor ve sarsıla sarsıla ağlıyordu… Gözyaşlarını hüznün çaresizliğine yoldaş etmişti… Ayıpsa varsın yüz bin kere ayıp olsundu , günahsa varsın yüz bin kere günah olsundu , şu an Fırat’ı rahatlatan tek şey ağlamak , doya doya , sarsıla yıkıla ağlamaktı…
Seher’le birliktelikleri gün yüzüne çıkmaya başlayınca Fırat için de zor günler başlamıştı…Arkadaşları bu birlikteliği onaylamıyor ve eleştirilerini birbiri arkasına sıralıyorlardı…
“Dava” diyorlardı, “mücadele” diyorlardı, “aşkla meşkle işimiz olamaz diyorlardı… Ağzını açan düşünmeden tartmadan sözcükleri sıralıyordu ama Fırat “sevmek” diyordu “sevgiyi yok sayarsanız hangi mücadeleden söz edebilirsiniz?” diyordu, “ en insan yanımızı törpüleyerek insanlara insanlığımızı nasıl anlatacağız?” diyordu… Diyordu ama bir şeyleri değiştirmeye gücü yetmiyordu… Arkadaşları acımasız eleştirilerine devam ediyor ve Seher’in giyim tarzından yaşam biçimine kadar her şeyini yerden yere vuruyorlardı… “Böyle bir insan mı senin yol arkadaşın olacak?” diyorlardı…. “Burjuva özentisi ile dolu süslü bir bebek mi senin yoldaşın?” diyorlardı… “Daha halkı tanımayan bir boyalı bebekle mi halka halkı anlatacaksınız?” diyorlardı…
Fırat , tüm söylenenlere karşı koydu , direndi , inat etti “her insan mücadele edilmeye layıktır.” dedi , “bunun için bir yerlerden başlamak gerekiyor” dedi ve Seher için arkadaşlarından kopmayı , yalnız kalmayı göze aldı… Gerçekten de geçen zaman Fırat’ın arkadaşları tarafından dışlandığını,yalnızlaştırma ile cezalandırıldığını gösterdi herkese… Fırat sessiz bir çığlıkla karşıladı bunu ve “ne yapalım ki sevmeyi bilmeyenler sevenleri mağluplar hanesine yazıyorlar.” dedi kendi kendine…

Fırat , Seher için mücadele ediyor , Seher’in ufkunu genişletmeye çalışıyor , soran , araştıran , düşünen bir birey olması için elinden gelen her şeyi yapıyordu… Seher’i karşısına alıyor: “Unutma” diyordu , “düşündükçe sorarsın;sordukça öğrenirsin;öğrendikçe büyürsün.” Bir başucu kaynağı gibi aklında tutması için Seher’e şu dizeleri sıkça tekrarlıyordu:
“Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu habere kadar
Yürekte , kitapta ve sokakta
Yenebilmek yalanı
Anlamak sevdiğim
O bir müthiş bahtiyarlık
Anlamak gideni ve gelmekte olanı.”
Fırat’ın çabaları Seher’de gözle görülür biçimde karşılığını buluyordu… Seher değişiyor , gelişiyor , yaşamı bambaşka bir gözle yeniden keşfediyordu… Seher böylesine ilerlerken Fırat’a da kayıtsız şartsız teslim olmuştu…Her şeyin en iyisini Fırat bilirdi , Fırat ne yaparsa doğruydu , ne söylerse haklıydı… Fırat hiç yanılmazdı….
Seher’in bu teslimiyeti zamanla Fırat’ta olumsuz etkiler göstermeye başladı… Fırat’ın içindeki-ta çocukluğundan beri süregelen ve zamanla bastırdığı-feodal duyguları ön plana çıkarmış ve Fırat-Seher ilişkisinde ezen-ezilen ortaya çıkmıştı…Fırat yer ve zaman dinlemeden Seher’e yükleniyor , kırıyor , döküyor ve kırıp döktüklerini toplama ihtiyacı bile duymuyordu… Seher istediği biçimde giyinemezdi…Seher istediği ile arkadaşlık kuramazdı… Seher yolda sokakta Fırat’ın elini tutamazdı…Fırat’ın onaylamadığı hiçbir şey yapılamaz , Fırat’ın izin vermediği hiçbir düşünce dillendirilemezdi…
Bütün bu yaşananlara bir de Seher’in ailesinin baskısı eklenmişti…Seher’in annesi ve babası bu ilişkiyi hiç onaylamıyor , özellikle babası dostları , arkadaşları aracılığıyla ilişkiyi göz altında tutuyordu… Seher ailesindeki baskıdan kaçıyor , sığınacak bir liman , tutunacak bir dal gibi Fırat’a geliyordu… Hatta öyle bir noktaya gelmişlerdi ki Seher evde konuşulan her konuyu , yapılan her tartışmayı sözcük atlamadan Fırat’a anlatıyor ve Fırat ile Seher’in babası birbirlerini hiç tanımadan birbirlerine öfke büyütüyorlardı… Fırat sevdiği ,Seher’in babası kızı için mücadele ediyordu ama olan Seher’e ve sevgilerine oluyordu…
Fırat kendisine yönelen her tehdidin baş sorumlusu olarak Seher’in babasını görüyor ve Seher’in anlattığı her olay Fırat’ın içindeki öfkeyi kamçılıyordu…Hatta bir gece Seher’i bırakmış eve dönerken dört kişiden nedensiz yere yediği meydan dayağını bile Seher’in babasına fatura etmişti Fırat… Öyle ya , bu kötülüğü ondan başka kim yapabilirdi…
Fırat , anılardan kurtulmak istercesine ani bir hareketle kendini sokağa attı… Şu an istediği tek şey sigaraydı… Bir sigara yakıp Ahmed Arif’in dizeleriyle, ilk nefeste yarılamak istiyordu…İç yaralarına tütün basmak , acılarını dağlamak istiyordu… Yürürken boş bir çuvaldan farksız hissediyordu kendisini… Hiçbir şey ona zevk vermiyordu… Ne ağaçların yeşili ne suların maviliği ne de gökyüzünde dönüp duran kuşların cıvıltısı hiçbir şey ama hiçbir şey Fırat’a yaşama heyecanını geri vermiyordu..
Sigarasını alıp Seyhan’ın kıyısına yürüdü… Her canı sıkıldığında , çaresiz, kimsesiz kaldığı her anda Seyhan’a sığınırdı Fırat… Seyhan’ın çağıldayan sularına bakar ve yalnızlığı hüküm sürdüğü iklimlere sürerdi atını… Oysa şimdi aradığı yerin burası olup olmadığı konusunda kuşkuları vardı… Dertleşmek , konuşmak , içindeki hüznü boşaltmak istiyordu… Ve ayakları onu huzura , huzur bulduğu tek yere götürdü…
Kendi elleriyle indirmişti annesini bu mezara… Derdinin tek ortağı , yaşamının en büyük anlamı ve huzur bulduğu tek limandı annesi… Onu kaybettikten sonra buraya gelir olmuştu Fırat… Annesinin gül yüzünü saklayan bu toprak yığınında arar olmuştu huzuru…

-“Ben geldim , ana can” dedi dudakları titreyerek , “çar naçar kaldım , örselendim , hırpalandım ve dönüp dolaşıp yine sana geldim.” Annesinin baş ucuna usulca çöktü… “Seher gidiyor ana” dedi “Sen gittin ya , herkes bir bir bırakıp gidiyor beni… Oysa ne çok severdin onu di mi ana… ‘Kara Kızım’ derdin , şu okulu bitirdiğinizi sizi baş-göz ettiğimi bir görsem derdin…”
Fırat yüzünün deltasında coşan göz yaşlarını tutamıyor bir yandan da saygıyla , özlemle ve acıyla annesinin toprağını okşuyordu…
Yaşadıkları sevda başlarına türlü işler açarken Fırat ve Seher artık dayanma güçlerini yitiriyorlardı… Bir çıkış yolu olmalıydı… Her an her saniye birlikte olmak istiyorlar,birilerinden, bir şeyler kaçmadan ilişkilerini doyasıya yaşamak için çırpınıyorlardı… Ama yoktu işte… Hiçbir çıkarları kalmamıştı… Doluya koymuşlardı almamıştı;boşa koymamışlardı dolmamıştı… Ve bir sabah o büyük kararlarını verdiler:
Üniversiteyi bırakacaklar ve kaçacaklardı… Fırat’ın annesi ile yaşayacaklardı… Fırat bir iş bulup çalışacak,Seher evde onu bekleyecekti… Böyle olsun istememişlerdi ama Seher’in babası onlara başka bir yol bırakmamıştı…Biletlerini aldılar ve kimseye bir şey söylemeden kenti terk ettiler… O gece onlara öylesine uzun gelmişti ki gecenin uzunluğunu birbirlerine sarılarak ve birbirlerinden güç almaya çalışarak zor geçirmişlerdi…
Sabah otobüs terminale girdiğinde ikisi de şaşkındı… Bundan sonrası için plan yapmışlardı ama Fırat’ın annesi ve kardeşleri olayı nasıl karşılayacaklardı… Her şeyi hesaplamışlardı ama yine de eve gitmeye korkuyorlar;biz geldik demeye çekiniyorlardı… Fırat annesinden değil ama ağabeyinin vereceği tepkiden çekiniyordu… Terminalde bir çay bahçesine oturdular,uzun uzun konuştular ve sonunda Fırat’ın güvendiği bir tanıdıklarında karar kıldılar… Önce Kemal Ağabeylerine sığınacaklar ve kaçış kararlarını Kemal ağabeyleri aracılığıyla duyuracaklardı…
Az sonra Kemal ağabeylerinin evindeydiler… Ve salonun ortasında pimi çekilmiş bir bomba gibi dolaşıp duruyordu Fırat’ın ağabeyi Salih… Kendini kontrol etmekte zorlanıyor… Bu zorluğu aşmak istercesine serseri adımlarla ortada dolaşıyordu…Ve nihayet Fırat ve Seher’e bir asır gibi gelen dakikalardan sonra Salih , sert ve alaycı bir tonda:
-“Evet” dedi “Sizi dinliyorum,anlatın bakalım nedir derdiniz?”
Fırat , titreyen bir sesle: “Biz,birbirimizi seviyoruz.Ama Seher’in ailesi bizi bize bırakmıyor” dedi.
Seher söze karışarak: “ Babam bizi tehdit ediyor,bu ilişki devam ederse gözümü kırpmam seni öldürürüm,diyor” dedi.
Salih , onları hiç dinlemiyordu,pencereden dışarıya bakıyor,ara sıra başını sağa sola sallıyor,alnına biriken terleri avucunun içi ile siliyordu.Fırat ve Seher hep anlattılar,çektikleri zorlukları,Seher’in babasının kendileri ile uğraşmasını,birbirlerini görebilmek için ne sıkıntılar yaşadıklarını birbiri ardına sıraladılar.
Salih sakince : “Tamam anladım,bundan sonra planınız nedir?Nasıl yaşayacak ve nasıl geçineceksiniz?” dedi.
-“Ben meslek lisesi mezunuyum biliyorsun ağabey, Üniversiteyi bırakır ve bir fabrikada iş bulurum.Kendimizi toparlayana kadar annemle yaşarız.”dedi Fırat.
-“Peki eşinin isteklerini nasıl karşılayacaksın?Ne yedirip ne giydireceksin?”
Seher hemen araya girerek:”Benim Fırat’ın yanında olmak dışında hiçbir isteğim yok.Bir etekle yaşamayı da bilirim ben , tuzu ekmeğe katık yapmayı da… Anla ağabey,biz birlikte olmak dışında bir şey istemiyoruz.” dedi ve gözlerinden boşanan yaşlar yanaklarından süzüldü…
-“Biz varlık içinde doğup büyümedik ki yokluk zorumuza gitsin.Seher yanımda olsun, başka bir şey istemiyorum ben.” dedi…
Salih gök gürültüsünü andıran bir sesle “yeter” diye bağırdı.
-“Yaşamın zorluklarını bilmiyorsunuz , bana edebiyat yapıyorsunuz.Fabrikada iş bulacakmış da bir etekle yaşarmış da… Siz kimsiniz be…Hangi ülkede yaşıyorsunuz… İşsizlik alıp başını gitmiş siz fabrikadan bahsediyorsunuz… Bütün fabrikalar da Fırat’ın yolunu gözlüyordu… Güldürmeyin adamı… Güldürmeyin değil delirtmeyin adamı…”
Salih kalktı , salonun ortasında bir iki tur attı, o an salonda bulunanların nefes alışları dışında hiçbir şey duyulmuyordu…
-“Bugün bu ülkede yüz binlerce genç üniversiteye girebilmek için gecesini gündüzüne katarken siz elinizdeki fırsatı hovardaca tepeceksiniz öyle mi?Peki neden,baban zorluk çıkarıyor diye…Adam kızını korumayacak mı?Adam kızını tanımadığı birine karşı kollamayacak mı?”
Fırat’a bakarak:
-“Sen adam için şu anda nesin ve kimsin? Adamın gözünde hangi sıfatı taşıyorsun?”
Fırat koltukta ufacık kalmıştı… “Ben…. Ben…” diyebildi yalnızca…Salih tekrar başladı gürlemeye:
-“Seher şimdi beni iyi dinle , ailen yokluğunu ne zaman hissedecektir?”
-“Şu an şehir dışındalar ve ben yurtta kalıyorum,yurdu aramazlarsa yokluğumu fark edemezler.”dedi Seher…
-“Hemen ilk otobüsle geri döneceksiniz.Hiçbir şey olmamış gibi okulunuza devam edeceksiniz.Okulunuz bitince de baban zorluk çıkarmayı sürdürürse o zaman seni ben ellerimle kaçırıp sizi evlendireceğim…Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok..” dedi.
Fırat bir yardım beklercesine konuşmaları dinlemekle yetinen annesine baktı… Annesi oğlunun kız kaçıracak kadar büyümüş olduğunu düşünerek gülümsüyor ama sonunu düşünmeden bir maceraya atıldığı için de gülümsemesine hüznünü karıştırıyordu…
O gün başarısız bir kaçış öyküsünden geriye yalnızca Fırat ile Seher’in yol yorgunluğu kalmıştı…Tekrar öğrenimlerine başladılar ve Seher’in ailesi fark etmeden kaçış öyküsünü bitirdiler.
Üniversitenin son dönemi Fırat ve Seher ilişkisinde belki de tehlike çanlarının çaldığı dönemdi… Fırat annesini kaybetmişti ve bu erken gelen beklenmedik ölüm Fırat’ı yaşamdan uzun süre koparmıştı… Seher’in ihmal edildiği , yalnız kaldığı bir süreçti bu dönem…
Üniversiteyi bitirip ayrı kentlere öğretmen olarak atandıktan sonra Salih sözünü tutup Seher’i ailesinden istedi ve Seher’in babası olumlu yanıt verince Fırat ile Seher nişanlandılar… Nişanlandılar ama asıl tehlike Seher’in babası değil annesiydi… Her fırsatta Fırat’ı aşağılıyor,tersliyor ve ilişkiyi bitirebilmek için elinden geleni yapıyordu…
Beş yıl boyunca her şeye direnen Seher , annesinin bu tavırlarını göremez olmuş ve ihmal edildiği , unutulduğu dönemlerin de etkisiyle sevdasını taşıyamaz duruma gelmişti…
Beş yıl boyunca kayıtsız şartsız Fırat’a teslim olmuş bir Seher yoktu şimdi…Seher sorguluyordu ama yanlış kişiyi yanlış zamanda sorguluyordu… Fırat her şeyi sorgula demişti ama bunu hiç düşünmemişti… Ellerinde büyüttüğü kuş uçup gidiyordu şimdi başka diyarlara… Saklında tut hançerini Seher , koru kendini derken Seher hançerini Fırat’a saplıyordu…
Mezarın başında oturduğu yerden yavaşça kalktı Fırat… “Ana” dedi “şimdi gidip Seher’i son kez arayacağım… Ya sabahlarımda Seher yeli esecek eskisi gibi ya da yalnızlık ikliminde kanayan bir yara ile yaşayacağım senle kavuşacağımız güne kadar… Ben gidiyorum ana , ya devlet başa ya kuzgun leşe…”
Fırat annesinin yanında gerçekten aradığı huzuru bulmuştu… İç fırtınaları dinmiş yüzüne bir dinginlik gelip yerleşmişti… Kendine güvenen , ne yaptığını bilen adımlarla en yakın postaneye gidip hiç beklemeden numarayı çevirdi…
-“Alo”
Evet bu Seher’di…
-“Seher benim” dedi Fırat “ Senimle konuşmak için aradım.”
-“Konuşacak hiçbir şey yok… Bu iş bitti diyorum , düş artık yakamdan…”
-“Seher, sözlerini tart lütfen, beni tanımaz gibi davranma… Nerde, ne zaman onursuzluğumu gördün ki bana düş yakamdan diyorsun.”
-“Sözü uzatma konuşmak istemiyorum… Yalnız bir şeyi merak ediyorum… Anneme söylediğin sözün anlamı ne?”
-“Ne demişim ki” dedi Fırat…
-“Bilmediğiniz şeyler var demişsin… Nedir annemin bilmediği şeyler, sen kendini ne sanıyorsun,ne demek istiyorsun sen?”
Fırat donmuştu… Beş yıl uğruna her türlü zorluğa katlandığı sevdiği bu muydu?
Uğruna arkadaşlarını sildiği , mücadelesinde yalnızlığa itildiği , annesine üzüntüler yaşattığı kız bu muydu? Bir insan bunca yaşananlardan sonra bu kadar acımasız , bu kadar pervasız , bu kadar kendini bilmez olabilir miydi?
-“Bak Seher” dedi “seninle ilk kez değil ama son kez konuşacağım… Birincisi istenmediği yerde bir hırsız bir de yüzsüz bulunurmuş ve ben hırsız da değilim yüzsüz de…Bitti diyorsan bitmiştir , gidene kal , gelene dur demem ben… İkincisi ise annenin bilmediğini düşündüğüm şeyi yazık ki sen de bilmiyormuşsun…Nedir o bilmediğiniz biliyor musun ? Sevgi….”
-“Bana masal anlatma Fırat , bu iş bitti , beni de ailemi de rahat bırak…”
-“Seni de aileni de rahat bırakıyorum… Yeni yaşamın uğurlu kademli olsun.”
Seher’in konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı… Postaneden dışarı çıkıp ellerini cebine sokup yürümeye başladı… Yanaklarından yaşlar boşanırken , dilinden bir sevdanın ardından söylenmiş şu dizeler döküldü…

“Şimdi anlıyor ki
mavi gözlü dev
Dev gibi sevgilere
mezar bile olamaz
Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev.”